14 Haziran 2010 Pazartesi

maybe i like it this way..

yeni şablonları görünce "artık değiştirmenin zamanı geldi" dedim. zaten bilgisayarım bozuk olduğu için çok fazla giremiyorum, yazamıyorum. bazı zamanlar çok istiyorum buraya tüm açıklığı ile herşeyi yazmayı. seviyorum çünkü burayı. evimin bahçesindeki gizli yerim gibi. hani çocukken gittiğimiz hep özel bir yer vardır ya, onun gibi sanırım. bahçe içinde rengarenk çiçeklerle dolu huzur dolu bir orman.. herkes görür aslında o gizli yeri, biz çocuk aklıyla kimsenin göremediğini sanırız. ama kimse göremez senin ona baktığın şekilde. kimse o yere baktığında ağaçları göremez ya da rengarenk çiçekleri..
bugün çocukluğumu özlediğimi farkettim. o saf, çekinik, sevgi dolu, çıkarsız halleri.. komik belki de ama barbie bebeklerimi özledim. babam fedakarlık yaparak alırdı belki onları, ama aldığında nasıl sevinirdim. nasıl heyecanla açardım paketi ! o paketi açmak ne büyük mutluluktu benim için. ve oyuncakla beraber gelen o hayaller, oyunlar...

unutamıyorum bazı şeyleri. her geçen gün surlarım daha da yükseliyor. ama o kadar ihtiyaç duyuyorum ki aslında o saf sevgi dolu kucaklaşmaya..
belki de herşey benim elimdedir..
yok değil. olanları ya da olacakları kimse düzeltemez. görmezden gelip bir sonraki fırtınaya kadar mutlu olmak.. tek yapılabilecek bu. kısacası; "kendini kandırmak".

19 Mayıs 2010 Çarşamba

bazen anlatamadığın acılar hisler olur ya, onlardan birini yaşıyorum sanırım. hani an gelir kendi kabuguna çekilip tüm dış dünyadan izole olmak istersin ya, öyle birşey işte benimkisi de. o hisleri söküp atmak istiyorum ama zor geliyor. elimi dahi kıpırdatamıyorum. hep aynı noktada takılıyorum. daha da düşündükçe soğumaya, hissizleşmeye başlıyorum. tüy gibi hafif hissediyorum kendimi ama bi yandan da bi o kadar ağır ki.. tüm vücudum ağrıyor. hep hayalini kurduğum ege'ye gitmek istiyorum herşeyi arkamda bırakıp. sanki orada huzuru bulabilicekmişim gibi hissediyorum. sanki gidince herşey daha da kıymetli olacak, daha değer kazanacak.

gitmek istiyorum artık; ege'ye gitmek...

30 Nisan 2010 Cuma

hafıza.

geçen solfej sınavında hoca 10 kere parcayı çalıp benden söylememi bekleyince farkettim: hafızam geriliyor. evet hissediyorum bunu, sanki yok oluyor! o da farketmiş olmalı ki dönüp şaşırırcasına bana baktı ve sonra büyük bir ciddiyetle "sene sonu sınavında sana 10 kere çalamam aklında tutmalısın, ezgileri bölümlere ayırarak kısa kısa ezberlemeye çalış çok çabuk unutuyorsun dikkatini topla" dedi.
üstünden 1 hafta geçti.. bugün kız kulesine bakarken vapurda bayağı düşündüm. artık bir önceki akşam ne yediğimi dahi hatırlamıyorum. ama biliyorum ben böyle değildim. böyle olmaması gerekir. ben herşeyi hatırlardım. söylenilen sarfedilen cümleleri bile.. hemde kelimesi kelimesine. şimdi ise bambaşka..
artık üzülmemek adına sanki hiç yaşanılmamış hiçbir şey olmamış gibi davranıyorum. bu da unutmamla, aklımda tutmamamla sonuçlanıyor. ama bir yandan iyi olan ya da gerekli olanlar anıları, bilgileri de benden götürüyor. istemiyorum böyle olmasını.. çünkü düzeldim boş şeylerin peşini kovalamıyorum. gerçekten iyiydim, iyiyim..
sadece bugün biraz kendimi yalnız hissettim.

8 Ocak 2010 Cuma

YÇ

su gibi akıp gider hayat
insanlar değişir, yüzler değişir
kimi zaman beni korkutuyor
içimdeki dünya
kimse bilemez
kimse bilemez nasıl hissettiğimi
kimse bilemez neler düşlediğimi
yalnızca sen duyarsın sesimi
çok uzaklarda..

yaşadığım herşey benim için bile sır
kimse bilemez
kim gerçek, kim hayal
kim oyun oynuyor
kimse bilemez

guzel olan olan hersey neden cabuk biter

15 Aralık 2009 Salı

Evolüsyon

bazen iyidir onu orada yalnız bırakmak, yalnızlıgıyla konustugunu görmek.. zaten onun ihtyacı yoktur senın gelmene. bu ıhtıyacını coktan ındırgemıstır. o artık doğal seleksiyon peşindedir. böylece hayata ayak uydurabılmektedır. tabi ondan çok şey göturdu hayat, bu yaşam savaşında. ama öğreniyor o, eminim.. ben onu uzaktan izliyorum. belki de bu yüzden duygularından emin olamıyorum. giden şeylerin duygu'ları olmasından korkuyorum belki ? o şimdi hala değişimde. o evrim'in ta kendisi. dışı hep yontulduysa da ben hep kalbinin bir köşesini özenle koruduğuna inaniyorum. o hep azla yetindi çünkü. nefes alabilecek kadar küçük bir kalp ona yeterdi..
geçen zamana bakınca değişen şeyler daha açık, daha net. yine de gidemiyor işte insan o an o'nun yanına. mevsimlerin değişimi gibi değiştiğini görebiliyorsun çünkü, o tek basına bankta otururken. yazılar kelimeler dökülüyor ellerinden duvarlara.. anlamak istiyorsun ama soramıyorsun. cevap gelmeyeceğinden korkuyorsun. yanına sıcacık gıdıp de usumekten korkuyorsun. onun bu doğal seçiliminde hayatında daha fazla olmadığını duymaktan korkuyorsun ! içindeki evrim karmaşasından çıkıp yüzünü senin olduğun tarafa dönmesi bile yeterken..

1 Aralık 2009 Salı

mavi.

Bugün hiç kimsenin olmadığı bir sokakta, o yıllar önce içinde nefessiz kaldığım hatta rüyalarımda hep o boğulduğum mavilikle karşılaştım. Şaşkınlıkla beraber bir acı geldi peşi sıra. Ardından da bir çığlık duydum. İçimdeki duvarları yumruklarıyla yıkmaya çalışan bir kadının çığlığıydı bu. İmkansız olduğunu o da biliyordu.. İyi niyetin hiçbir şey ifade etmediğini o kadın "çok iyi" biliyordu.

Film gibiydi adeta...
Kız kapıdan çıkar ve elindeki broşürü inceleyerek yavaşça yürür sokakta. Hem sapa hem de fazlasıyla sakin olan sokağın ortasına, bir kapıdan pat diye biri çıkıverir. Gözgöze gelirler. Tepkisiz hal kendini tepkili olmaya bırakıverir ve karşıdaki sorar: Nasılsın ? Kız iyi olduğunu söyler, onun hatrını da sorar ama karşıdaki inanmaz iyi olduğuna. Kız da "Hastayım biraz." der gitmeye meyilli. "Geçmiş olsun." der karşıdaki o yıllar önceki içtenliği ve çekingenliğiyle. Kız kaldığı yerden broşürüne bakıp yürümeye devam eder. Ve sonunda kalabalığa karışır.

Ne özlemişim halbuki! Nasıl da ihtiyacım varmış aslında sana.. ve o paha biçilemez dostluğuna. Nasıl da kolayca harcamışız onca paylaşılan güzel anları, beraberlikleri, hayalleri, destekleri. Nasıl da yakmışız birbirimizi.. Nasıl yanmışız..

İstediğin gibi ve söylediğim gibi, mavi hep seni hatırlatacak.

Ne tesadüftü ki, eve dönerken gökyüzü o mavilikteydi...

12 Kasım 2009 Perşembe

Diyalog


Bir gün, bir evde, bir kedi
Vardı.
O gün, bir evde, o kedi
Benden sıcaklığını esirgemedi.

O gün, o evdeki o kedi
Beni bana götürdü getirdi.
Ona şarkılarımı söyledim;
Uyudu, bakıyordum, benimleydi.

Bir ikilem oldu beklenmedik;
Geçmiş günlerin yumaklarını didikledi.
Var mıydı, yok, var gibi
Kucağımdaydı kedi.

Gözlerindeydi gözlerim,
Gözleri gözlerimdeydi.
Ellerimi tırmalıyordu elleri...
Ürperdim, birden içim titredi.

Bir gün, bir evde, bir kedi
Vardı.
O gün, bir evde, o kedi
Beni taa çocukluğumdan aldı.

O gün, o evdeki, o kedi,
Bak-işte, neler olmuş der gibi,
Getirdi beni gençliğime bıraktı.
Anı bahçelerinde üşümek sıcaktı.

Babamın öldüğünde aylardan Hazirandı,
O elli dördündeydi, ben yedi.
Bir ışık söndüğünde yol yandı.
O kedi bunları nasıl da bildi.

Bir gündü, bir evdi, o kedi
Taş attı bütün kuyularıma.
Durup-dururken dikenli uykularıma
Ninniler söyledi.

Bu bir öykü idi;
Ben mi anlattım, o mu dinledi.
Saklamalı mıydı, ya da söylemeli mi;

Ne o ev vardı, ne o gün, ne de o kedi.

Ö.A.